26 Ağustos 2008 Salı

TATİL BİTTİİİİİİİ...Doyamadıklarımın yazısıdır...

Biz geldik...Fotoğraftaki turkuaz kıyıları bırakıp geldik:((( 23 Ağustos Cumartesi evimizdeydik. 25 Ağustos Pazartesi de işe başladım zaten. Neredeyse iki hafta Fethiye'deydik. Güzel bir tatil oldu ama ne yalan söyleyeyim denize doyamadım. Aslında evimizi de çok özlemişim, gelince anladım...

Yukarıdaki fotoğraf Göcek Adası'nın o güzel kıyılarından...

İşte yaşadığımız tatlı günlerden bazı görüntüler....

Yine Göcek Adası...Güzelliğe bakar mısınız...İnsan hiç ayrılmak istemiyor....

Aşağıda yine Göcek Adası'na demir atmış bir tekne...



Katrancı Adası...

Domuz Adası kıyıları...Demirlediğimiz yer Akvaryum Koyu'ydu. Ada sosyeteden Belma Simavi'ye aitmiş. Fethiye'den kalkan oniki adalar turunda tekneler bu adanın Akvaryum adı verilen koyunda yarım saat ile bir saat arasında değişen sürelerle bekliyorlar. Su gerçekten akvaryum gibi. Işıl ışıl...Dibi olduğu gibi görünüyor. Ama resimde gördüğünüz bölüme çıkamıyorsunuz. Özel mülkmüş. Gerçekten çok güzel düzenlemişler. Olsun...Ülkemin, memleketimin denizini de satın alamayacaklar ya:))) Bende gider şıpıdık şıpıdık yüzerim:)))

İşte Domuz Adası Akvaryum Koyu...Suya bakın...haksız mıyım...

Oniki Adalar turları bu noktaların dışında Yassıcalar adı verilen bir kaç küçük ada ile, Fethiye'ye çok yakın olan Kızıl Ada'ya da uğruyorlar. Ama ben ençok Göcek Adası, Katrancı Adası ve Domuz Adası'nı beğeniyorum. Hele ki Göcek Adası'na bayılıyorum. İster Fethiye'den Kalkan oniki adalar turları ile ulaşabilirsiniz, isterseniz Göcekten bir tekneyle sizi adaya geçirmesi ve daha sonra alması için anlaşabilirsiniz, ya da çok zenginsinizdir ve sizin zaten tekneniz vardır:))) Kocişle bizim de inşallah günün birinde bir teknemiz olur...Öyle pahalı birşeye gerek yok canım, şöyle küçüklerinden tatlı birşey olsun yeter:))) Neyse efendim, ne yapın edin Göcek Adası'nın o bakir kıyılarında balıklarla beraber yüzün...

Yukarıdaki fotoğraf ve aşağısındaki iki fotoğraf Katrancı Koyu'ndan. Fethiye'den Göcek yönüne (Muğla Karayolu) giderken "Katrancı Koyu" diye soldan aşağı bir yol kıvrılır. Fethiye'den kalkan dolmuşlarla 20-25 dk.da ulaşabilirsiniz. Buraya günübirlik gelebileceğiniz gibi, çadırınızı alıp yada karavanınızla gelerek kamp bölgesinde günlük belirli bir ücret karşılığı kalabiliyorsunuz. 15-20 gün hatta bir ay kalanlar var,hatta ve hatta buzdolabını, televizyonunu getirenler bile var. Zaten yine belli bir ücret karşılığı elektrik de kullanabiliyorsunuz. Ama bence kamp bölgesi dolmadan bahar aylarında gelmek çok daha güzel. Yazın çok curcuna oluyor. Hele bir de haftasonuysa günübirlikçiler de eklenince kalabalık bunaltıyor.
Burası geniş bir koy. Biz kalabalığı bir tarafa bırakıp ormandaki patika yolu takip ederek koyun sonuna doğru kimsenin olmadığı bir yerde, koy içinde bir küçük koycuk bulduk kendimize. Tepeden denize iniş beni biraz zorlasa da çok güzel vakit geçirdik.
Bizim koycuğumuzdan bir manzara. Resme tıklayıp büyütürseniz karşıdaki kampçıları görebilirsiniz.

Dönüş yolunda Katrancı Koyu'ndan tatlı bir manzara...

Katrancı koyu'ndan Göcek yönüne doğru 2-3 km. daha gidip, soldan deniz yönüne doğru içeri kıvrılırsanız "Günlüklü" denen bölgeye ulaşırsınız. Zaten yol ayrımında tabelasını görürsünüz. Burası da eski bir kamp alanı. Eski diyorum Çünkü şimdilerde Günlüklü Koyu'na açılan bir otel nedeniyle kamp yapmanın yasaklandığını öğrendik. Yalnızca Günübirlik gidilip piknik yapılıp, denize girebiliyorsunuz. Biz plaj olarak pek beğenmiyoruz. Suyu biraz bulanık, maviye ulaşmanız için açılmanız gerekiyor. Günlüklü orman girişinden içeriye girdikten sonra denize doğru 500-600 metre yürüyüp denize ulaşabiliyorsunuz. Denize yakın belirli alanlarda piknik yapabiliyorsunuz. Ama sahile inerken günlük ormanının içinde yürümek apayrı bir keyif. Benim için ve ülkemiz için buranın anlamı ve önemi farklı. Çünkü buraya Günlüklü adının verilmesinin nedeni, Günlük ağaçlarından (Sığla Ağacı- Liquidambar orientalis), oluşan bir ormanın burada yer alması. Günlük ağacı ise endemik bir bitki türü. Yani sadece belirli bir bölgeye has bir bitki türü. Dolayısıyla koruma altında olan bir bitki türü. Bende bir biyoloji öğretmeni olarak sık sık öğrencilerime endemik bitkilerimizden söz ediyorum. Marmaris, Köyceğiz, Dalyan, Fethiye bölgelerinde yayılmış bu bitki türünün öyle tatlı yaprakları varki, çınar ağacı yaprağının minyatürü gibi. Yukarıdaki fotoğrafı ben günlük ağaçlarına bakarken eşim çekmiş.

Türkiye'nin endemik bitkileriyle ilgili olarak internetten bilgi vermek amacıyla http://www.bitkihastanesi.com/ adresinden aldığım satırlar şöyle:

Endemik, alanları belirli bir ülke veya bölgeye ait, yerel, ender ve çok ender bulunan türler. Latince endemos (indigenous) kelimesinden gelir ve “yerli” anlamında kullanılır.

Endemik alan; bir ada, bir yarımada veya bir dağ olabileceği gibi birkaç metrekarelik alanlar da olabilir. Türkiye endemik bitkiler açısından dünyanın önemli ülkelerinden birisidir.

Yurdumuzun siyasi hudutları içerisinde doğal olarak yetiştiği halde başka hiçbir yerde yetişmeyen, diğer bir deyişle dünyada yalnız ülkemizde yetişen bitkiler Türkiye endemikleri olarak adlandırılır. Yurdumuz endemiklerinin sayısı 3000 dolaylarında olup endemizm oranı %33 civarındadır.(Davis, 1965-1988). Ülkemizde endemik tür sayısı diğer Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında ülkemizin bu zenginliği daha iyi anlaşılır. Avrupa ülkeleri arasında en çok türe sahip olan ülke Yunanistan olup 800 civarındadır. Aynı şekilde endemik türlerce zengin İspanya ve Sırbistan’da ise bu sayı 400-500 arasındadır.

Ülkemizdeki endemik türelerin en önemlilerinden birkaçı; Kazdağında orman meydana getiren Kazdağı göknarı (Abies equi-trojani), Eğridir güneyindeki Kasnak meşesi (Quercus vulcanica), Köyceğiz-Dalaman arasında yaygın olan Sığla veya Günlük ağacı ve ormanları (Liquidambar orientalis), Beşparmak Dağları (Ege bölümü)ndaki Kral eğreltisi (Osmunda regalis) ile Datça yarımadasında bulunan Datça hurması (Phoneix theophrasti)dır. Yurdumuzun bilhassa dar derin yarılmış dağlık alanlarında endemiklerin sayısı bir hayli yüksektir. Bunun yanında özellikle Pleistosen’deki iklim şartlarına göre yetişmiş ve yayılma imkanı bulmuş, fakat günümüzde bilhassa dağlık bölgelerimize lokal alanlarda hayatiyetlerini sürdüren çeşitli flora bölgelerine ait bitkiler görülür. Örnek olarak, Karadeniz Fitocoğrafya Bölgesindeki Akdeniz elemanları, Nur, Dedegöl, Ağrı, Nemrut, Mercan(Munzur) dağlarındaki nemli ılıman ve nemli soğuk bitkilere örnek verilebilir.

Türkiye’de yetişen endemik türler tabiatta, aşırı otlatma, yangın, bilinçsiz kesim, söküm,ıslah çalışmaları, yapılaşma, şehirleşme ve herbisit kullanımı gibi çeşitli tehlikelerle karşı karşıyadır.Bu olumsuz faktörler kimi zaman bitkinin yok olmasına ve bir anlamda yer yüzünde ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Ekim ve arkadaşları(1985) yaptıkları çalışmada endemik türlerin 12’sinin neslinin tükendiğini belirlemişlerdir. Bu olumsuz faktörler zamanla bitkilerin durumlarını tespit etme ve gerekli önlemleri alma ihtiyacını doğurmuştur. Bu ihtiyaca yardımcı olmak amacı ile “Uluslararası Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği(IUCN)” kurulmuştur. Bu kuruluş yapığı çalışmalarla bitkiler için tehlike sınıflarını belirlemiş ve kritik durumdaki bitkileri buna göre değerlendirerek Kırmızı Bülten denilen “Red Data Book ” isimli eseri ortaya çıkarmışlardır. Bu çalışmalardan sonra aynı kategoriler esas alınarak “ Türkiye’nin Nadir ve Endemik Bitkileri ” adlı bir kırmızı bülten hazırlanmıştır.

Aşağıdaki satırlar da http://tr.wikipedia.org/ adresinden. Sığla ağacının ekonomik değeri anlatılıyor.

Ağacın kabuğunun yaralanmasıyla, özünden elde edilen bir çeşit balzam olan "Sığla yağı" özellikle parfüm sanayinde kullanılan önemli bir hammaddedir. Ağacın önemi, elde edilen bu yağdan kaynaklanmaktadır.
Eskiden Türkiye'de 20 ton dolaylarında sığla yağı elde edilirken, günümüzde ormanların azalmasıyla yılda ancak 3-4 ton sığla yağı elde edilebilmektedir. Yağa, yurtiçinden ve yurtdışından yoğun talep olmakla berbaber, yeterli miktarda üretim olmadığı için bu talep karşılanamamaktadır. 2000'li yıllarla birlikte artık parfümeri sanayinde sentetik fiksatörler kullanıldığından eskiden olan talepler azalmış ve sığla yağı üretimi 1 tona kadar düşmüştür.

Sığla yağı iyi bir antiseptiktir. Eczacılıkta, parfümeride ve ayrıca buhur olarak kilise vb. yerlerde kullanılır. Kuru yongaları çeşitli ayinlerinde tütsü olarak kullanıldığından ağaca "günlük ağacı" denir.
Geçmişte Mısır Kraliçesi Kleopatra'nın "aşk iksiri" ve parfüm olarak kullandığı sığla yağı, Hipokrat döneminden beri ilaç olarak da kullanılmıştır. Eski Mısırlılar sığla yağını mumyalama işlemleri sırasında da kullanmışlardır. Batmış Fenike gemilerinden çıkarılan içi sığla yağı dolu amforalar geçmişte sığla yağının Akdeniz ticaretinde önemli bir yer tuttuğunu göstermektedirler.

Sığla yağının bileşiminde kokusunu veren sinnamik asit, uçucu yağlar ve reçine bulunur.
Yağ, antiseptik özelliğe sahiptir. Parazitlere karşı etkilir. Ciltte yumuşatıcı, rahatlatıcı, iltihap giderici ve yara iyi edici etkileri bulunmaktadır. Halk tarafından özellikle mide rahatsızlıklarında ve yaraların iyileştirilmesinde kullanılmaktadır. Aynı zamanda temizleyici ve ter kokularını giderici olarak da kullanılır.
Bu yağ, parfümeride sabitleyici (fiksatör) olarak kullanılmaktadır. Yani parfüm içersindeki güzel kokuların uçmamasını sağlar. Bu nedenle sığla yağı parfüm sanayinde önemli bir hammaddedir. Bunun yanı sıra sığla yağıyla yapılan sabunlar cilt yumuşatıcı etkiye ve güzel kokuya sahiptir.

Biliyorum tatil yazımın içine birde bunu ekledim ama çokkkkk önemli. Ne olur milli değerlerimize sahip çıkalım. Birçoğumuz farkında değiliz ama bunlar gerçekten çok önemli konular . Belki bazılarımız ilk defa şimdi duyuyor bu güzelliğimizi. Ne olur çocuklarınıza, eşinize, arkadaşlarınıza da anlatın da herkes öğrensin ve korusun. ülkemizdeki yaklaşık 10000 bitki türünün 3000'i endemik. Bu zenginlik kimde var? Sahip çıkın, koruyun kollayın lütfen....

Fethiye sahilden güzel bir görüntü.

Fethiye Kordon'dan Marina ve Karagözler'e doğru bir görüntü.

Fethiye Kordon...

Burası da benim ilerde oturmayı hayal ettiğim 2. Karagözler semti. Tek problemi öğlene kadar güneş alması. Kışı siz düşünün artık. Ama öyle bir koy var ki karşısında...Güzelliğini ben anlatamayacağım...Ben sabah uyandığımda tam bu tepeden o güzelim maviliği izlemek istiyorum.

Aşağıdaki fotoğraftan itibaren gezeceğimiz yerlere Ölüdeniz'den kalkan tekne turları ile gidiliyor. Yada daha önce söylediğim gibi çok zenginseniz, gidersiniz kendi teknenizle:)))

Bu güzellik, bu mavi nasıl anlatılır...Burası Mavi Mağara'nın yakınındaki doğal plaj. Karayolu ile ulaşamazsınız. Suya bakın; işte benim TURKUAZ KIYILARIMMMMMMMM!!!!!!!!!!! Nasıl sahiplendim ama:)))

İkinci durağımız meşhur Kelebekler Vadisi...Fotoğrafta belli olmuyor ama buranın plajı da kristal gibi. Netten çok daha güzel fotoğraflara ulaşabilirsiniz.

Kelebekler Vadisi'nde de çadır kurabilirsiniz ama daha doğal olmak kaydıyla. Öyle büyük aile çadırları, buzdolabı, televizyon falan yok buradaki kampçılarda. Zaten daha sanatkar, daha entel buldum buradaki kampçıların tiplerini. Katrancı gibi kalabalık, curcuna da yok. Tarz olarak farklılar birbirlerinden. Katrancıda iki üç odalı çok büyük çadırlar var, ev gibi adeta. Aileler çoluk çocuk kalıyorlar. Anneler ya yemek yapıyor yada birbirleriyle sohbet ediyorlar, çocuklar denizde coşuyorlar, babalar tipik atlet-şort kostümleriyle ya şekerleme yapıyor ya da mangalın başına geçiyorlar. Burası ise dediğim gibi daha doğasever, doğayı gerçekten en bakir haliyle yaşamak isteyen kişilerce tercih ediliyor.

Kelebekler vadisi sakinlik ve huzur vadediyor. Tekne turları öğlene doğru bir saat kadar uğruyor, sonrasında Kelebekler Vadisi olanca güzelliği ve sakinliği ile kampçılara kalıyor.

İsterseniz böyle minik çadırlarda,

İsterseniz bu minicik, kelebek süslü hasır barakalarda kalabilirsiniz.

Buraya neden Kelebekler Vadisi dendiği de ayrı bir yazı konusu olsun:)))

Burası Develer Plajı. Tekne turlarının yemek servisi genellikle bu durakta yapılıyor. Burası da tertemiz, pırıl pırıl...

Burası "Soğuk Su Koyu". Minik bir koy. Fethiye'nin koylarında ılık sularda yüzersiniz ama serinlersiniz. Burada ise tekneden suya cupladığınızda bir anda çığlık atıyorsunuz. Öyle soğuk ki, teknenin tepesinde güneşten kavrulmuşken bir anda kendinize geliyorsunuz. Teknelerin sağ tarafındaki kayalık bölgeden denize buz gibi kaynak karışıyor. Öyle şırıl şırıl değil, gözünüzle göremiyorsunuz yani, tamamen dipten ve ağır ağır. Tekneden kaynağa yaklaştıkça soğukluk giderek artıyor. Bir süre sonra alışıyorsunuz zaten...

İşte en soğuk bölge burası...Kayaların ortasında kalmış yuvarlak havuz gibi bir yer var ya orası. İçine gir ve DONNNN:)))

Sıradaki güzelliğimiz Gemile Adası...Bazı kaynaklar "Gemiler Adası", bazıları ise "Gemile Adası" diyor. Tarihi 2000 yıl öncesine dayanıyor. Denizin içinden tepelere kadar tarihi kalıntılar var. Evler büyük bir depremle suya gömülmüş yıllar evvel...Öyle enteresan ki bir şehrin üstünde yüzmek...

Gemile Adası'nın önüne demir atmış tekneler ve arkada muhteşem heybetiyle Babadağ...

Gemile Adası'ndan bir görünüm daha...

Tekne turundan dönüşte, akşamüzeri Ölüdeniz manzarası...

Yamaç paraşütünün inişini nasıl yakalamışım ama...


İnşallah birdaha ki sefere korkumu da yenip, böyle bakınmayacağım. Ben de Babadağ'dan, 1300 metreden Ölüdeniz semalarına, o güzel manzaraya doğru kanatlanacağım...Kociş yapar da, ben yine de söz vermeyeyim:)))

İşte böyle geldi geçti güzel tatilimiz...doyamadım valla Turkuaz kıyılara...,

ama...

Tatil kuşu kocişime bir ömür boyu hiççççç doyamammmm....
En güzel günleri hep beraber yaşayalım balböcüğüm...

8 Ağustos 2008 Cuma

AZ KALDI...

Az kaldı turkuaz kıyılara kavuşmamıza...Çok ama çokkkk özledik...

Belcekızı...


Ölüdenizin berrak sularını...

Kumburnu'nu...

Doya doya gezip göreceğiz, eğleneceğiz, yiyip içeceğiz inşallah:))) Turkuaz kıyılarda tatilin tadını çıkaracağız:)))
Az kaldı az...

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Aydın'ın dağlarından yağ, ovalarından bal akar...



21-25 Temmuz tarihleri arasında Aydın'daydım. 5 gün boyunca Türkiye'nin dört bir yanından seçilmiş olan yaklaşık 100 biyoloji öğretmeni olarak Milli Eğitim Bakanlığı tarafından verilen bir eğitime katıldık. Çok verimli ve motivasyonu yüksek bir eğitimdi. Kursumuzun adı "Bilgisayarlı laboratuvar deney setlerinin kullanımı" idi. Öğrencinin bıkmadan, ezber yapmadan, keyif alarak, deneyerek ve yorumlayarak biyolojiyi sevmesi için muhteşem bir programdı. Bu sistem şu an yalnızca fen liselerinde uygulanmakta. Bakanlığımızın bu eğitimi bize vermesinin nedeni, inşallah bu deney setlerinin yakında anadolu liselerine de gönderilecek olması. Gerçi bir deney setinin 35.000 YTL olduğu ve her okula birkaç tane set gerektiği düşünülürse, bu iş biraz zaman alabilir ama olsun böyle bir uygulamanın, böyle bir eğitimle başlaması bile mutluluk verici. Bu eğitimi alan bizler de kendi yaşadığımız illerde bulunan branş arkadaşlarımıza bu eğitimi verdikten sonra umuyorum birkaç sene içerisinde çocuklar laboratuvardan çıkmadan, biyoloji dersini zevk alarak öğrenecekler. Eğitimimiz boyunca her türlü imkanı bizlere sunan Aydın Fen Lisesi idaresi ve çalışanlarına, Aydın Fen Lisesi Biyoloji öğretmenlerine ve Adnan Menderes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü öğretim üyelerine teşekkür ediyorum.

Eğitimden artan zamanlarda Aydın'ı tanıma fırsatımız oldu. Küçük ve şirin bir ilimiz Aydın. İnsanları çok güleryüzlü ve misafirperver. Büyük şehrin stresiyle bizler yoğun bir şekilde yaşamaya öyle alışmışız ki, örneğin bir mağazaya girdiğimde asık suratlı, arkasını dönünce oflayıp puflayan satış elemanlarını görmek benim için çok olağan birşey. Karşımdaki insan haddini aşmadıkça umursamıyorum bile. Aydın'daysa neredeyse gittiğim heryerde güleryüzle karşılanmak ve aynı şekilde uğurlanmak beni öyle etkiledi ki, burada değinmeden geçemedim.

Bu vesile ile daha yaklaşık 7 yıl önce görmüş olduğum Efes ve Kuşadasını da tekrar görme şansım oldu. Aşağıdaki kolajda Efes, Kuşadası ve Meryem Ana Evi'nin önündeki dilek köşesinden görüntüler var.




Eğitimimizin son günü başarıyla sınavımızı verdikten sonra:))) hocalarımız bizleri Adnan Menderes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü'nün laboratuvarlarına götürdüler. Moleküler biyoloji, mikrobiyoloji, biyokimya laboratuvarlarının hepsi birbirinden güzeldi. Aşağıdaki kolaj üniversitenin müze bölümünden. Burası çeşitli türlerden omurgalı hayvanların sergilendiği bir bölüm. Kolajın sol altındaki fotoğrafı "hocam yılan omurgalı mıdır?" diye soran öğrencilerim için çektim:)))



Bu da bir anı işte. Türkiye'nin dört bir yanından biyoloji öğretmenleri birarada. Ben neredeyim acaba:)))


Efendim yazının sonunda bir zahmet başlığımı açıklayayım artık:))) Aydın'a yolculuğum sırasında yanımdaki yol arkadaşım hiç susmadı sağolsun:))) Aslen Aydın'lı değilmiş ama 32 senedir Aydın'da yaşıyormuş. "Aydın'ı çok seviyorum, Aydın'lı sayılırım artık" dedi ve ekledi "Aydın'ın dağlarından yağ, ovalarından bal akar..." Bende dönüş yolculuğumda zeytinlerinden yağ akan o dağları, incirlerinden bal akan o ovaları görüntüledim hepimiz için...

28 Temmuz 2008 Pazartesi

CAPE TOWN...

SELAM...Uzun bir ara verdim yine. Bir türlü bilgisayarın başına oturamıyorum. Aslında internette geziniyorum ama bloga girip yazı yazmak zor geliyor nedense. Sonra birden azim geliyor ve acı çıkarırcasına uzun mu uzun yazılar yazıyorum:)))
Evet efendim Temmuz'un ilk haftası çokkkk uzaklara gittik yine. Haritadan görüyorsunuz, Afrika'nın en uç noktasına, Güney Afrika Cumhuriyeti' ne uçtuk kocacımla. Ümit Burnu'nun da yer aldığı CAPE TOWN şehrindeydik 5 gün. Daha önce gittiğim ülkelere göre değişik geldi Cape Town bana. Doğası çok güzel, yemekler muhteşem (denizürünlerini sevenler için), fiyatlar uygun, ülkemizde bulunmayan ve belgesellerden izlediğimiz hayvanları görme şansınız var, Hint Okyanusu bir tarafınızda, Atlas Okyanusu diğer tarafınızda..vs..vs..ama bir huzursuzluk var...öteden beri gelen bir huzursuzluk bu...adına ırkçılık diyorlar.....
Güney Afrika Cumhuriyeti'nin tarihi hakkında çok yazı okudum nette, kafam allak bullak oldu, hiç bitmemiş karışıklıklar. Şöyle kısaca bilgilenelim dersek şunlar gözüme çarpan önemli ayrıntılar;
On beşinci asır öncesinde Avrupalılar için meçhul olan ülke, 1488’de Bartholomeu Dias’ın Ümit Burnunu geçmesi ile tanındı. Avrupalılar için yeni bir Hindistan yolu olan Ümit Burnu, stratejik bir önem kazandı. Güney Afrika hakkında tarihi bilgiler bu tarihten sonra başlar.
Avrupa ile Hindistan arasında seferler yapan İspanyol, Hollandalı, Portekizli ve İngiliz gemiciler için Güney Afrika sahilleri bir uğrak noktası olmuştur. Hollandalı, Jan Von Riebeek isimli bir doktor, 1652 senesinde çalışmakta olduğu Hollanda-Doğu Hindistan Şirketi adına Güney Afrika sahilerindeki şimdiki Cape Town şehrinin bulunduğu Tavola Körfezinde, ticaret gemileri için depo ve levazım istasyonu kurdu.
On yedinci yüzyılın ortasında kurulan bu ticari üs aynı yüzyılın sonlarında koloni (sömürge) haline getirildi. Bu ülke topraklarını sömürge yapmak isteyen İngilizler, Fransızların bölgeyi işgal etmelerini engellemek perdesi arkasında, bölgeyi işgal ettiler ve kendi sömürgeleri arasına kattılar. Bu işgal, sözkonusu Avrupa devletleri arasında 1815 senesinde yapılan bir anlaşma ile kabul edildi.
Avrupalıların buralarda ilk sömürge kurmaları esnasında yerli halka karşı yapılan ırk ayrımı politikası, 1807’de İngilizlerin çıkarttığı kanunla kaldırıldı. Fakat azınlıkta olan Boer adı verilen çiftçiler tarafından ırk ayrımı şiddetle tatbik edildi. Bu kanunun kalkmaması karşısında Boerler, 1836’da sömürge topraklarından ayrılarak iç kısımlara doğru göç ettiler ve ırkçılıklarını buralarda sürdürdüler.
İngiltere sömürgesinden sırasıyla 1852 ve 1854 senesinde Orange ve Transvaal adı ile iç işlerinde bağımsız yeni iki sömürge kuruldu. İç kesimlere yerleşen Boerlerle İngilizler arasında ilk zamanlar mevcut olan ılımlılık, gün geçtikçe soğuk harbe ve nihayet iki Boer Devletinin İngiltere’ye savaş ilanı ile sıcak harbe dönüştü.
Sömürgeci İngiltere ile ırkçı Boerler arasındaki kanlı savaşlar, 1902 senesinde İngilizlerin kesin galibiyeti ile nihayet buldu. İngiltere buraları iç işlerinde bağımsız birer sömürge olarak ilan ve savaş tazminatı ödemeğe mahkum etti. İki İngiliz sömürgesine (Orange ve Transvaal) iki de Boer devleti katılınca (bunlar iç işlerinde bağımsız), Güney Afrika dört devletten müteşekkil bir federasyon oldu.
Birinci Dünya Savaşından sonra her geçen gün ağırlık kazanan ırkçılık, 1924’te başa geçen General Herzog’un zamanında çıkarılan kanunlarla meşru hale getirildi. General Herzog 1934 senesinde çıkarttığı kanunlarla zencilerin yurttaşlık ve siyasi haklarını ellerinden aldı. İkinci Dünya Savaşından sonra bu ırkçı politika şiddetini artırarak devam etmiştir.
1948’de Dr. Molan’ın iktidara gelmesi ile mevcut ırkçı politika had safhaya vardı. Çeşitli dünya ülkelerinden yapılan baskılara rağmen, Güney Afrika Cumhuriyeti iktidarları, ırkçı politikadan vazgeçmediler. Ülke bu politikalarını terk etmemek pahasına Milletlerarası bazı teşkilatlardan ayrıldı. 1961’de ayrıldığı Commonwealth İngiliz Milletler Topluluğu teşkilatı da bunlardandır. 1968’de öğrencilerin düzenledikleri ırk ayırımına karşı gösterileri din yetkililerince de desteklendi. Bunun üzerine hükumet, askerleri en yeni silahlarla donattı. Güvenlik kuvvetlerini ve istihbarat teşkilatını kuvvetlendirdi. Böylece Afrika’daki diğer devletlere karşı da üstünlük sağladı.
1969’da Birleşmiş Milletlerin Namibya’dan çekilmesi isteğini reddetti. Namibya, Güney Afrika Cumhuriyetinin fiilen bir eyaleti oldu. Irk ayrımını burada da uyguladı. Dünya devletleri arasında yalnız kalan Güney Afrika Cumhuriyeti, 1970’ten sonra Afrika Devletleri arasında taraftar kazanmak için bazıları ile ilişkiler kurmaya çalıştı.
1976’daki zenci hareketlerinde yüzlerce zenci öldürüldü. Devam eden baskı ve öldürmeler üzerine, BM Güvenlik Konseyi, Güney Afrika Cumhuriyetine silah satışını yasakladı (1977). Milletlerarası ilişkileri hemen hemen kopma noktasına gelen yönetim, sert ırkçı yönetiminden tavizler vermeye başladı. Zencilere sendika kurma hakkı tanındı (1979).
1982’de Namibya’nın sömürgelikten kurtulmak için başlattığı hareket, ülkeyi yeniden karıştırdı. Sorgusuz, yargısız öldürmeler başladı. Yeni anayasa yapılarak başkanlık sistemine geçildi. Buna rağmen ülkedeki çatışmalar durmadı. Cumhurbaşkanı P.W. Botha, ülkesini milletlerarası yalnızlıktan kurtarmak için çeşitli ülkeleri ziyaret etti ve bunda başarı sağladı. Zenci çoğunluğun sesi, baskı ve zulümle susturuldu. Komşu devletlere saldırılar başladı.
Cumhurbaşkanı Botha, lideri bulunduğu Ulusal Parti içinde meydana gelen muhalefetin de tesiriyle 1989 Ağustosunda istifa etmek mecburiyetinde kaldı. Yerine Frederik W de Klerk geçti. Eylül 1989 seçimlerinde seçme hakkı bulunmayan zenciler ülke çapında büyük grev yaptılar. Zencilere karşı yumuşama politikası uygulayan Cumhurbaşkanı de Klerk Şubat 1990’da meclisi açarken yaptığı konuşmada Afrika Milli Konseyi, Afrika Komünist Partisi ve 33 muhalefet örgütü hakkında bulunan yasağın kaldırıldığını açıkladı.
Ayrıca 1962’den beri hapiste bulunan zenci lider Nelson Mandela serbest bırakıldı. Afrika Milli Konseyi 1991 senesi “İktidarın halka devredilmesi için doplu eylem yılı” ilan etti. Aynı sene yapılan Afrika Milli Konseyi toplantısında Nelson Mandela başkanlığa seçildi.
Irk ayrımı politikasındaki bu yumuşama sebepiyle birçok ülke Güney Afrika’ya uyguladığı ekonomik müeyyideleri kaldırdı. Komşularıyla arasındaki gerginlik de yumuşadı. Zenciler arasındaki şiddet olayları zaman zaman önemli boyutlara ulaşmaktadır. (Bu bilgiler http://www.tarihsayfam.com/ adresinden alınmıştır)
Görüldüğü gibi pek huzurla geçmemiş yıllar,tatile çıkmadan önce yaptığım araştırmalarda zencilerle tartışmamamız, gece geç saatte toplu taşıma araçlarını kullanmamamız, hırsızlık olaylarına karşı dikkatli olmamız konularında bilgilenmiştim. Ama ne yalan söyleyim zencilerin yaşadığı barakaları ve zengin beyazların yaşadığı okyanus manzaralı malikane tarzı evleri gördükten sonra zencilerin kinini anlamakta hiç zorlanmadım. Hoş zengin zenciler yok mu bu ülkede? olmaz mı, bilmem kaç dönümlük çiftlik evlerinde oturan zengin zenciler de var. Ama acaba kaç tane zenci aynı şansa sahip? Ben tabiki zencilerin avukatlığına soyunmuyorum burada ama havaalanından şehre giderken veya turla gezerken gördüğüm evle alakası olmayan yaşama mekanları çok üzdü beni, kendi kendime hem tatil yapıyorum, hem de gerçekleri görüyorum dedim. Medeniyet örneği aldığımız Avrupalılar buradaki maden zenginliğini de keşfedince gerçekten sömürgeciliğin dibine vurmuşlar. Çok güzel şekillendirmişler Cape Town'ı, ama birşeyler de yok olmuş beraberinde.
Neyse efendim...Biz bakalım neler yaptık Cape Town'da:)))
Aşağıdaki kolaj tüm tatilimiz boyunca çektiğimiz fotoğraflardan bir demet...





Uçağın inişi sırasında çektiğim bir Cape Town manzarası. Karşıda meşhur Masa Dağı. Gerçekten masa gibi dümdüz tepesi. Tarafımdan görülüp onaylanmıştır:)))



Üstteki fotoğrafa tıklayıp büyütürseniz, Masa Dağı'na çıktığımız teleferikleri farkedeceksiniz. Aynı anda yaklaşık 60 kişi alıyor ve sürekli kendi etrafında dönüyor, sizde her açıdan şehri izleyebiliyorsunuz.


Masa Dağı'nda kocişle ben:)))

Masa Dağı'nda keyif yapan ben:)))

Yine Masa Dağı'nda kocişle ben:)))

Masa Dağı'ndan Okyanus manzarası...

Masa Dağı'ndan okyanus plajları...Bu plajlar Clifton 1, Clifton 2, Clifton 3....diye sıralanıyorlar. Gerçekten hepsi de enfes görünüyordu.
Plajların daha yakın açıdan görüntüsü...Bu plajlarda yürüme şansımız oldu ama denize girip yüzme şansımız olmadı.Peki ama neden? Çünkü efendim güzel ülkemde Temmuz sıcakları varken, ayrı bir kutba uçtuğumuzdan Cape Town'da kıştı:))) Bir serinleyip geldik yani:)))
Hoş yazın bile az sayıda insan denize girebiliyormuş burada, neden 1: okyanus suyu olduğundan hava sıcaklığı 35 derece bile olsa su buz gibiymiş, neden 2: köpekbalığı tehlikesi var:))) Bu arada bu plajlarda her an dünyaca ünlü bir mayo firmasının, bir belgeselin, bir dizinin veya sinemanın çekimlerine rastlayabilirsiniz. mis gibi sapsarı, yumuşacık kumlar...Tam bir doğa harikası inanın...

Masa Dağı'ndan şehir manzarası ve ben...


Yukarıdaki kolaj birsürü restorantın, hediyelik eşya mağazasının, alışveriş merkezinin bulunduğu Waterfront bölgesinde bulunan dev deniz akvaryumunu ziyaret ettiğimiz zaman çektiğimiz görüntülerden oluşuyor. Ben en çok rengarenk mercanları sevdim. Renkleri tam bir doğa mucizesi...



Ahh... en harika görüntü bu işte...Bizim gibi tam bir deniz ürünleri hastasıysanız Cape Town'da mideniz bayram eder :))) karides, sea food rice, kalamar, midye, yengeç bacağı...Hımmm...çok özledim...burda çok pahalı:((( orda çok ucuz...


Bir başka şahane mama:))) Kaç gün üst üste bıkmadan yedik...



Turla yukarıdaki küçük ada gibi bir yere götürdüler bizi. Birsürü küçük yavru fok vardı. Üreme dönemine gelene kadar burada büyümeyi bekliyorlarmış. Anneleri sütleriyle onları büyütüyormuş...


Fok ziyaretinden dönüşte tekneden inerken böyle bir zenci grup karşıladı bizi...Eski Amerikan filmlerinden fırlamış bir görüntü gibi geldi bir an gözüme...Çaldılar, söylediler...


ama bedava değil:))) tekneden inerken pamuk eller cebe bakalım:)))


Fakir zencilerin yaşadığı tipik bölgelerden biri...Foklara giderken tekneden çekmiştim...


Bir başka fakir zencilerin yerleşim bölgesi...

Otelimize yakın normal bir yerleşim bölgesi...



Yukarıdaki kolaj turla gittiğimiz Mineral World- Simonstown adlı mekandan. Güney Afrika maden ve değerli taş yönünden çok zengin bir bölge. Deniz dibinden elmas çıkarıyorlarmış. Mineral World'de daha çok yarı değerli taşlar sergileniyor. Ayrıca bunlardan yapılmış takılar satılıyor. Atölye bölümüne girdiğiniz zaman bu taşların kayalar içindeki hallerini görüyorsunuz. İnanılır gibi değil, dışarıdan baktığınız zaman hiçbir özelliği olmayan bir kaya, içinde muhteşem renkli bir cevher yer alıyor. Aynı nar gibi:)))


Bu kolaj da penguen turundan...Çok tatlılardı...minik minik...paytak paytak...Bunlar güney kutbundakiler kadar iri değillerdi. Penguenlerin de birsürü türü var sonuçta. Bunlar minik bir türdü. Büyütüp bakarsanız yavrular tam siyah değil, kahverengi renkliler. Büyüklerin gözlerinin çevresinde de kırmızı bir halka var. Yuvalarının içinden meraklı meraklı bakıyorlardı...


Tur gezisi sırasında uğradığımız, yerel eşyalar satan bir tezgah...


Ne kadar da küçücük kalmışım:))) Zenciler çok iriler, kadın olsun, erkek olsun ben hep minicik kaldım yanlarında. Cape Town'da en çok rağbet gören hediyelik eşya devekuşu yumurtası. Tezgahlarda rengarenk devekuşu yumurtaları yer alıyor. Kiminin üzerini çeşitli geometrik şekiller halinde açıp mumluk haline getirmişler, kiminin üzerine Güney Afrika veya Dünya haritası kaplayıp cilalamışlar. Öyle de kalın ki yere atsan kırılmaz gibi...Doğru mu bilmiyorum ama devekuşu yumurtasının olduğu yere örümcek gelmez diyorlar. Bizde Dünya haritası olan bir devekuşu yumurtası alıp salonumuzu süsledik. Birde ağaç işçiliğiyle yapılmış iki tane zürafa heykeli aldık...Baktıkça Cape Town'ı hatırlayalım diye...


Cape Point denilen bölgeyi ziyaretimiz sırasında eşimin çektiği bir fotoğraf...Dikkat her an kucağında yavrusuyla bir babun çıkabilir:))) Cape Point'te birsürü babuna rastlıyorsunuz. Ben karşılaşmadım ama elinizde yiyecek oldumu alıp kaçıyorlarmış. Bu nedenle hırsız maymunlarda deniliyor bunlara:))) Hatta ne kadar doğrudur bilemem ama HIV virüsünün (AIDS) insanlara bu maymunlardan geçtiği de söyleniyor. 44 milyonluk Güney Afrika'da 5 milyon AIDS'linin olduğu düşünülürse doğru olabilir.
Ümit Burnunu gördükten sonra trene binip Cape Point denilen tepeye çıktık. Cape Point Güney Afrika'nin en turistik bölgelerinden biri. Cape yarimadasinin guney bati kisminda en uc nokta. Atlas (Atlantik) ve Hint Okyanusu'nun birlestigi burun. Manzara muhteşem. Denize yüzünüzü döndüğünüzde, sağ tarafınız Atlas okyanusu, sol tarafınız Hint Okyanusu...Bu postun en üstündeki kolajda yer alan deniz fenerinin ve tepeden denizi gören fotoğrafların hepsi Cape Point'te çekildi.

Bu da Ümit Burnu'na ayak basmışlığımızın belgesi:))) Çok heyecanlandım, sanki orayı ben keşfetmişim gibi:)))
Bunlar bizim tatlı anılarımız işte...Biraz hava durumu, biraz da zaman nedeniyle safariye fırsatımız olmadı. Bir dahaki sefere inşallah dedik. Cape Town tehlikeli bir şehir denmesine rağmen hiç bir zorluk yaşamadık...ve güzel vatanımızın yolunu tuttuk. Güzel ve keyifli bir tatildi. Biz Cape Town'u çokkk sevdik...
Aşağıdaki fotoğraf dönüş yolculuğu bitmek üzereyken, güzel İstanbul'umun üzerinde...

6 Temmuz 2008 Pazar

HA GAYRET GEZİYORUZ:)))))





Okullar kapandığından beri başlıktaki gibi bazen İstanbul içinde bazense uzaklarda ha gayret geziyoruz:))) Allahtan kociş de bende seyyah ruhluyuz...öyle çok gezdik ki bu aralar yazmaya bile hiç vaktim olmadı..Daha dün yine yoldan geldik, ama onun detayları bir dahaki postta. Çünkü çokkkkk uzaklardan geldik yine ve anlatacak çokkkk şey var....
En üstteki kolaj Büyükada'dan, bir altındaki ise Burgazada'dan...İkiside Haziran ayında yaptığımız geziler. Adaları çok seviyoruz, Bostancıdan vapura atlayınca yarım saatte doğayla başbaşa kalabiliyoruz. Eşimle adalara gittiğimizde yaklaşık 2,5-3 saat ormanda yürüyüş yapıyoruz,hem spor oluyor, hem de öyle güzel koylar, öyle güzel manzaralar keşfediyoruz ki çok keyifli vakit geçirmiş oluyoruz...bide üstüne güzel mammalar yiyince keyifle evimize dönüyoruz.
En alttaki kolaj biraz uzaklardan...Turkuaz kıyılardan...16-20 Haziran arası Fethiye'deydik. Hem ailemizi ziyaret ettik, hem turkuaz kıyılarımıza iyice çöl sıcakları gelmeden sevdiğimiz yerleri bir kere daha görme fırsatımız oldu. Bol bol balık yedik, fotoğraf çektik, mutlu olduk, en kısa zamanda yine gelelim dedik...Turkuaz kıyılar, bekle bizi Ağustos'ta kristal gibi sularında buluşmak dileğiyle...
Birdahaki postta 12 saat Güneye uçacağız:))) Baybişşşş.....